Devleti şirket gibi yönetmek fikri ilk duyuşta kulağa hoş geliyor çünkü şirketler doğaları gereği kar amacı güden kuruluşlar olduğundan ve bu niyetle verimlilik çok önem arz ettiğinden dolayı birçok insana göre devlet aygıtının da şirket gibi yönetilmesi daha uygun olacaktır. Elbette devletin elindeki kaynakların kullanacağı alanın doğru seçilmesi ve verimli harcanması gerekir fakat en nihayetinde devletin takibi altında olan bazı alanlarda devlet kar amacı güdemez, vatandaşının mutluluğunu hedeflemek zorundadır. Eğitim, sağlık ve güvenlik gibi alanlar devletin koşulsuz kaliteli hizmet vermesi gereken alanlardır.
Bu yazının esas amacı devletin nasıl yönetileceği meselesi değil aslında. Aslında şirket gibi yönetilmesi gereken devlet değil tüm ekonomidir.Şöyle ki, bir ekonomi bazı aktörlerden oluşur, kamu kesimi yani devlet, özel kesim yani hane halkı ve işletmeler. Hepsinin davranış ve seçimlerinin bileşkesi o ekonominin yönünü kaderini belirler. İşte şirketler de bu genel ekonomik yapının benzer ama mikro ölçekte türevleridir. Bir şirket kar amaçlı kurulur fakat ekonomik faaliyetleri esnasında hem kendi içinde(çalışanları) hem de dış dünya ile ticari ilişkiler kurar.
Burada bazı tanımları hatırlamak ve analoji kurmak gerekiyor. Bir ekonominin çıktısı Gayrı Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH, Gross Domestic Product, GDP) ile ölçülür. GSYİH, bir ülke sınırları içerisinde belli bir zaman içinde, üretilen tüm nihai mal ve hizmetlerin para birimi cinsinden değeridir. Şirket için ise bunu satış fyatları üzerinden ortaya çıkan satış cirosu olarak düşünebiliriz. Örneğin bir şirket belirli bir zaman diliminde, satış fiyatı olarak 5 TL belirlediği 1000 adet kalem üretmiş ve bunun tamamını satmışsa cirosu 5000 TL'dir. Bir kısmını henüz satmayıp hala stoklarında tutuyorsa da fark etmez, sonuçta bilançosunda varlıklar içerisinde gözükecektir. Bütün ülkeler de bu hesap üç yöntem ile yapılmaktadır; üretim, harcama ve gelir yöntemleri olarak ifade edilirler. GSYİH bir akım değişkendir.
Fakat bir şirket bu üretimi yaparken borç kullanabilir. Bu durumda kullandığı borcu diğer maliyetlerine eklemek durumundadır. Maliyet cirosu, satış cirosunun üzerinde olursa şirket zarar eder, altında olursa ise kar etmiş olur. İşte bu kar veya zarar genel ekonomi ölçeğinde ''Cari Denge''(Current Account Balance) olarak adlandırılır. Cari denge, açık veya fazla olabilir. Cari açık ekonominin ürettiği mal ve hizmetleri yaratmak için tasarruflarının yetersiz olması durumunda oluşur. Cari fazla ise tam tersidir. Kısaca bir şirket için zarar ne ise bir ekonomi için cari açık (Current Account Deficit) o dur. Dönemsel değiştiği için bir akım değişkendir.
Elbette bu zarar belirli bir dönem devam ederse şirketin belli bir miktar borcu birikmiş olur. Bu borca ulusal ekonomik düzeyde ''Ulusal Yatırım Pozisyonu'' (International Investment Position) yani UYP denilmektedir. O ülkenin ekonomisi oluşturan aktörlerin toplam net dış borcunu ifade eder. Eğer bir ekonomi cari fazla veriyorsa elbette bir şirket gibi sermaye yani servet biriktirir. Bu servete ''Milli Servet''(National Wealth) adı verilir. Milli Servet bir ekonominin herhangi bir andaki maddi varlıklarının toplam değeridir. Milli servet istatistikleri bir stok ölçüsüdür, yani belli bir andaki tüm birikmiş maddi değerlerin toplamını gösterir.
Şimdi grafikler ile son 2002 yılından itibaren bu ölçülerin nasıl değiştiğine Amerikan Dolar'ı bazında bakalım.
2002 yılından itibaren Türk ekonomisini bir şirket gibi değerlendirirsek Amerikan Dolar'ı bazında yıllık cirosunu 3.5 kat artırmıştır. Fakat dikkat çekici bir nokta ise 2009 yılından itibaren cirodaki artış ivmesinin düşmüş olmasıdır. Yani son 6 yıldır şirket yeteri kadar büyüyememektedir.
Peki bu şirketin aynı dönemde net karı veya zararı ne kadar oluşmuştur.Buna bakarsak;
Kaynak:TCMB
Görüldüğü üzere son 12 yılda 2002 ve 2009 yılı hariç (küresel ekonomik kriz dönemi) çok ciddi miktarlarda cari açık yani ekonomiyi bir şirket olarak düşünürsek zarar verilmiştir. Peki bu zarar Milli Borcu ne düzeye getirmiştir.
Kaynak:TCMB
2002 yılında 85 milyar Dolar olan Net UYP, 2014 itibarı ile 431 milyar Dolar olmuştur. Yani kabaca 5 kat artmıştır. Aynı dönemde GSYİH'nın yukarıda ifade ettiğimiz gibi 3.5 kat arttığını da unutmamak gerekir.Yani borç artışı ciro artışının 1.43 kat üzerindedir.
Ülkemizde net bir milli servet ölçümü yapılmadığı için bu konuda bilgi veremiyorum. Neden ölçülmediği ise başlı başına muamma. Tabi milli servet derken neyi kast ettiğimi tam olarak yazayım. Servet hesabına bir ülkenin 'doğal kaynakları', 'insan kaynakları' ve 'üretilmiş varlıkları katılır. 'Üretilmiş varlıklar' fabrika, konut, yol ve baraj gibi altyapı yatırımlarından oluşur. Yani ister kamuya ister özel sektöre ait tüm fiziki ve beşeri kaynakların toplamı milli servetdir.
Sonuç: Cari dengeye dayanmayan tüm büyüme politikaları borçlanma ve tüketim politikalarıdır. Bu politikalar sonucu Türk ekonomisi, son 12 yılda çok ciddi miktarlarda borç biriktirmiştir. Artık yeni alınan borçlar eskisi gibi büyümeye oransal olarak etki etmemektedir. Ufukta çok ciddi anlamda işsizlik, büyüyememe, döviz şokları ve bireysel ve kamusal iflas tehlikeleri belirmiştir. Sosyal çalkantılar ise beraberinde gelecektir. Çözüm ise üretim,tasarruf ve verimlilik artışından geçmektedir. Dünyada bunun örneği Almanya'dır. Üreterek ve aynı zamanda tasarruf ederek muazzam cari fazla vermekte ve milli servetlerini artırmaktadırlar. Ne yazık ki bu yönde bir politika değişimi isteği bile henüz yoktur. Rant, tüketim ve borçlanma ekonomisi gittiği yere kadar gideceğe benzemektedir. Gideceği yer ise şüphesiz kötü yönetilen her şirketin başına gelecek olandır, yani İflas...
Son söz: Borç yiyen,kesesinden yer...




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder